Mehmet'in Kalemi · Ekim 10, 2026

Ben Eski Dostlukları Özledim

Telefonların masanın üzerine bırakıldığı, kimsenin gelen bildirime dönüp bakmadığı, insanların birbirinin yüzüne bakarak konuştuğu o günleri özledim. Bir çay demlenir, bir sofra kurulur, saatlerce süren sohbetlerin nasıl başlayıp nasıl bittiği anlaşılmazdı. Kimse bir yere yetişmeye çalışmazdı. Kimse konuşurken karşısındakinin gözleri yerine telefonunun ekranına bakmazdı. Çünkü insanlar o zamanlar yalnızca aynı yerde bulunmaz, gerçekten birbirleriyle vakit geçirirdi.

Eskiden bir dostun kapısını çalmak için özel bir neden gerekmezdi. İnsan, canı istediği için giderdi. Bir selam vermek, bir çay içmek, iki çift söz etmek yeterdi. Kapılar daha kolay açılır, sofralarda bir tabak daha bulunur, gelenin kim olduğu kadar neden geldiği de sorgulanmazdı. Bazen saatlerce oturulur, bazen hiç önemli olmayan konular konuşulur, bazen de tek bir söz etmeden aynı sessizliğin içinde huzur bulunurdu. Çünkü dostluk, her an bir şey anlatmak değil, gerektiğinde hiçbir şey anlatmadan da anlaşılabilmekti.

Şimdi insanlar birbirine her zamankinden daha yakın görünüyor ama sanki birbirinden daha uzak yaşıyor. Bir tuşa basarak dünyanın öbür ucundaki insana ulaşabiliyoruz ama yanı başımızdaki dostumuzun içinden neler geçtiğini çoğu zaman bilmiyoruz. Günaydın mesajları gönderiyoruz, doğum günlerini kutluyoruz, fotoğrafların altına güzel sözler yazıyoruz. Fakat bütün bunların arasında birbirimize ayırdığımız gerçek zaman giderek azalıyor. Birbirimizin hayatından haberdarız ama birbirimizin hayatında gerçekten var mıyız, işte orası tartışılır.

Bir masanın çevresinde oturuyoruz; herkesin elinde bir telefon, herkesin aklında başka bir dünya. Biri konuşurken öteki ekrana bakıyor, diğeri bir görüntüyü kaydırıyor, bir başkası gelen iletiye yetişmeye çalışıyor. Sohbetler yarım kalıyor, göz göze gelmeler kısalıyor, dinlemek yerini beklemeye bırakıyor. Herkes konuşmak istiyor ama dinleyen az. Herkes anlaşılmak istiyor ama anlamak için sabır gösteren az. Oysa bir insanın söyleyeceği sözü bitirmesini beklemek, yüzüne bakarak onu dinlemek, derdini hemen bir öğütle kapatmadan yanında durmak da sevginin bir biçimidir.

Ben öyle dostluklar arıyorum ki bir araya geldiğimizde telefonlarımızı cebimizden bile çıkarmayalım. Bir çayın nasıl soğuduğunu, akşamın nasıl çöktüğünü fark etmeyecek kadar güzel sohbetler edelim. Çocukluğumuzu anlatalım, başımızdan geçenleri konuşalım, gülelim, geçmişte yaptığımız yanlışlara birlikte gülelim. Bazen ülkenin hâlinden söz edelim, bazen bir ağacın gölgesinden, bazen de içimizde yıllardır taşıdığımız bir sıkıntıdan. Kimse kusursuz görünmeye çalışmasın. Kimse kendini olduğundan başka biri gibi göstermesin. Herkes olduğu gibi gelsin, olduğu gibi otursun, olduğu gibi konuşsun.

Ben, dostumun yanına gittiğimde yüzümdeki gülümsemenin ardında bir sıkıntı varsa bunu fark etmesini istiyorum. Her şeyi anlatmak zorunda kalmadan, sesimin değişmesinden, susuşumdan, gözlerimden beni anlayabilsin. Ben de onun için aynı şeyi yapabileyim. İyi gününde yanında olmak kolaydır; asıl dostluk, hayatın ağırlaştığı zamanlarda ortaya çıkar. Herkes gülerken seninle gülen çok olur ama herkes dağıldığında yanında kalanların sayısı azalır. Ben kalabalıkların alkışladığı bir yakınlık değil, kimsenin görmediği zamanlarda da varlığını sürdüren bir dostluk istiyorum.

Özlediğim şey yalnızca geçmiş değil. Geçmişte de kırgınlıklar vardı, yanlış anlamalar vardı, birbirine sırt çeviren insanlar vardı. Eski olan her şey güzel değildi. Ama bugün yeniden kurabileceğimiz, belki de yeniden öğrenmemiz gereken bir yakınlık vardı: birbirimize zaman ayırmak. Bir dostu aramakla yetinmeyip ziyaret etmek, bir ileti göndermekle yetinmeyip hâlini sormak, bir fotoğrafın altına güzel sözler yazmakla kalmayıp gerektiğinde elini tutmak. Çünkü dostluk, söylenen sözlerden çok, birlikte geçirilen zamanla ve zor günlerde gösterilen emekle büyür.

Belki de aradığımız şey eski günler değil, o günlerde birbirimize verdiğimiz değerdir. Teknoloji kötü olduğu için değil, hayatımızın her anını ele geçirmesine izin verdiğimiz için uzaklaşıyoruz birbirimizden. İstersek telefonu kapatabilir, bir sofranın çevresinde toplanabilir, birbirimizin yüzüne bakabiliriz. İstersek bir akşamı görüntülerle değil, anılarla doldurabiliriz. İstersek bir dostun sesini hoparlörden değil, yanı başımızdan duyabiliriz. Bunun için yeni bir araç bulmaya da gerek yok, büyük sözler söylemeye de. Biraz istek, biraz içtenlik ve birbirimize ayıracağımız gerçek bir zaman yeter.

Ben artık dostluğun kaç beğeni aldığıyla, kaç ileti gönderildiğiyle, kaç yıldır tanıştığımızla ölçülmesini istemiyorum. Bir insanın hayatında kaç kişi olduğu değil, kaç kişinin yanında kendisi gibi olabildiği önemli. Kaç kişiyle konuştuğu değil, kaç kişiye içini açabildiği önemli. Çünkü insan bazen yüzlerce kişinin arasında kendini yalnız hisseder de eski bir dostuyla içtiği bir bardak çayın başında dünyadaki yerini yeniden bulur.

İşte ben böyle dostluklar arıyorum. Bir telefonun çalmadığı, bir bildirimin sohbeti bölmediği, kimsenin sürekli saate bakmadığı dostluklar… Çayın yanında içtenliğin, sözün yanında güvenin, suskunluğun içinde anlayışın olduğu dostluklar… Birbirimizi kullanmadığımız, birbirimizle yarışmadığımız, yalnızca birlikte olmaktan mutluluk duyduğumuz dostluklar…

Belki bir gün yine bir masanın çevresinde toplanırız. Telefonları sessize alıp bir kenara bırakırız. Birimiz eski bir anıyı anlatmaya başlar, ötekimiz gülmekten gözünden yaş getirir. Çay tazelenir, akşam ilerler, dışarıda hayat bütün hızıyla akıp gider. Biz ise bir yere yetişmeye çalışmadan, bir şeyleri kaçırma korkusu duymadan otururuz. O an ne kaçırdığımızı düşünürüz ne de dünyadan geri kaldığımızı…
Çünkü o an anlarız ki hayat, her şeyden haberdar olmak değil, bazen yalnızca yanında olduğun insanla aynı anı paylaşabilmektir.
Ben eski dostlukları özledim. Aslında geçmişe dönmek istemiyorum. Gelecekte, birbirimize yeniden insan gibi yaklaşabildiğimiz günler yaşamak istiyorum. Telefonların değil, insanların birbirine bağlandığı; sözlerin değil, gönüllerin yakınlaştığı; kalabalıkların değil, gerçek dostların çoğaldığı bir hayat istiyorum.

Ve biliyor musun? Bence hâlâ geç değil. Bir çay koymakla, bir dostun kapısını çalmakla, telefonu cebinde bırakıp bir insanı gerçekten dinlemekle başlayabiliriz. Belki de aradığımız o eski dostluklar, bir zamanlar yaşayıp geride bıraktığımız şeyler değil; bugün yeniden kurmaya cesaret edemediğimiz bağlardır.

Sevgiyle