Mehmet'in Kalemi · Eylül 9, 2026

Kırık Kalpler Sokağı

Sen benim, yüce dağ başlarında kar soğuğunda yalnız bırakılmış çocukluğum; sen benim, Kırık Kalpler Sokağı’nda terk edilmiş gençliğimsin.

Bu cümleyi ilk ne zaman kurduğumu hatırlamıyorum. Belki bir gece, herkes uyuduktan sonra penceremin önünde otururken kendi kendime söyledim. Belki seni ilk kaybettiğim günün akşamında, içimde taşıdığım bütün kırgınlıkların arasından kendiliğinden çıktı. Belki de seni hiç bulamadığım bütün zamanların içinde, farkında olmadan defalarca tekrarladım. Bazı cümlelerin bir başlangıcı olmuyor. İnsan onları bir günde söylemeye başlamıyor. Onlar yıllarca insanın içinde büyüyor; biriken sessizliklerin, yutulan gözyaşlarının, yarım bırakılmış konuşmaların arasından kendilerine bir yol buluyor ve zamanı geldiğinde dışarı çıkıyor.

Benim cümlem de öyleydi. Sen benim çocukluğum oldun. Gençliğim oldun. Kaybettiğim bütün mevsimler, dönmediğim bütün yollar, söyleyemediğim bütün sözler oldun. Belki de en kötüsü, seni sevdiğim zaman bunun farkında değildim. Seni yalnızca, sen olduğun için sevdiğimi sanıyordum. Oysa şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki insan, bazen birini severken onun yüzüne değil, kendi geçmişine bakıyor. Ben senin gözlerinde yıllardır aradığım bir şeyi gördüm. Ne olduğunu o zaman bilmiyordum. Sadece yanında olduğumda içimde uzun zamandır susmuş bir yerin konuştuğunu hissediyordum. Senin yanında kendimi ilk defa eve dönmüş gibi hissediyordum. Oysa benim ev dediğim yer, yıllar önce çoktan yıkılmıştı.

Çocukluğum yüksek dağların arasında geçti. Kış geldiğinde yollar kapanır, sabahları uyandığımızda evlerin çatılarının, ağaçların dallarının ve taş duvarların üzerinde gece boyunca yağan karın ağırlığı olurdu. Soğuk, dışarıda duran bir şey değildi. Soğuk evin içine kadar girerdi. Kapının aralığından, pencerenin kenarından, duvarların çatlaklarından sızar; insanın ellerinden başlayıp bütün bedenine yayılırdı. O yıllarda soğuğun yalnızca hava olmadığını bilmiyordum. Yalnızlığın da bir soğuğu olduğunu çok sonra öğrendim.

Bir çocuğun yalnız bırakıldığında üşümesiyle, bir yetişkinin sevdiği insan tarafından terk edildiğinde üşümesi arasında düşündüğümden çok daha büyük bir benzerlik varmış. Çocukken bunu anlamazsın. Birinin elini bırakmasını sadece elinin boşalması sanırsın. Büyüyünce anlarsın. Bazı eller bırakıldığında insanın bütün hayatı boşalır. Ben bunu çok sonra öğrendim.

Çocukken dağlara bakardım. Uzakta, gökyüzüne doğru yükselen beyaz tepeler vardı. Bazı sabahlar sis dağların arasına çöker, dünya sanki birkaç adım ötemizde bitermiş gibi görünürdü. O zamanlar dağların ardında başka bir hayat olduğunu düşünürdüm. Daha sıcak bir yer. Daha kalabalık. İnsanların birbirini beklediği, kimsenin kimseyi yarı yolda bırakmadığı bir yer. Bir gün oraya gideceğime inanırdım.

Belki de bütün çocuklar biraz böyle büyür. Kendilerine ait olmayan bir dünyaya ait olacakları günü bekleyerek. Ben de bekledim. Yıllarca bekledim. Sonra büyüdüm. Dağlardan indim. Şehirler gördüm. Kalabalıklar arasında yürüdüm. Binlerce insanın arasından geçtim. Ama çocukken hayalini kurduğum o sıcak yeri bulamadım. Ta ki seni görene kadar. Seni ilk gördüğüm günü düşündüğümde aklımda kalan şey yüzün değil, sesin oluyor. Bazı insanların yüzleri hatırlanır, bazılarının sesleri. Senin sesin bende kaldı. İlk konuştuğumuzda söylediğin kelimelerin çoğunu bugün hatırlamıyorum. Hatta nerede olduğumuzu bile tam olarak hatırlayamıyorum. Fakat sesinin tonunu hatırlıyorum. İnsanın hafızası tuhaf. Bazen hayatının en önemli günlerinden ayrıntıları silip önemsiz sandığın bir anı yıllarca saklıyor. Senin sesin de öyle kaldı bende. Aradan yıllar geçmesine rağmen bazı geceler, odanın sessizliğinde onu duyuyorum. Gerçekten duyuyor muyum, bilmiyorum. Belki hafızam bana oyun oynuyor. Belki insan özlediği şeyleri kendi içinde yeniden üretmeyi öğreniyor. Ama ne zaman seni düşünsem önce sesin geliyor aklıma. Sonra gözlerin, ellerin ve birlikte sustuğumuz o uzun anlar.

Seninle konuşmadığımız zamanlarda bile bir şeyler anlatıyorduk birbirimize. Bunu sonradan anladım. İnsan bazen en önemli konuşmalarını kelimelerle yapmıyor. Bir bakış yeterli oluyor. Bir susuş, bir elin diğerine değmesi, birinin gitmek üzereyken arkasını dönüp bakması bazen sayfalarca konuşmadan daha fazla şey anlatıyor.

Senin arkana dönüp baktığın o günü hiç unutmadım. Belki sen unutmuşsundur. Belki senin için sıradan bir andı. Benim için değildi. Çünkü bazı anların ağırlığını, onları yaşayan iki insan aynı şekilde taşımıyor. Biri yürüyüp gidiyor, diğeri yıllarca aynı yerde kalıyor. Ben kaldım. Sonra Kırık Kalpler Sokağı’na geldim.

Adı gerçekten Kırık Kalpler Sokağı değildi elbette. Ama benim için artık öyleydi. Dar bir sokaktı. Akşamları sarı sokak lambaları yanardı. Eski binaların duvarlarında zamanın bıraktığı izler vardı. Bazı pencerelerden yemek kokuları gelir, bazı evlerin kapıları saatlerce açılmazdı. Sokakta yürürken herkesin bir hikâyesi olduğunu düşünürdüm. Birinin içeride beklediği biri vardı. Birinin dönmesini bekleyen biri, birinin gitmesini bekleyen biri, birinin çoktan gitmiş olmasına rağmen hâlâ kapıya baktığı bir ev vardı. Birinin telefonunu her çaldığında umutlandığı bir oda, birinin adını söylemeye cesaret edemediği bir aşk vardı.

Ben de o sokaklardan birinde seni bekledim. Senin geleceğini bilmiyordum. Ama gelmeni istiyordum. İnsan bazen geleceğinden emin olmadığı bir şeyi yıllarca bekleyebiliyor. Bunun adı umut mu, inat mı, bilmiyorum. Belki ikisi de. O akşam seni beklerken saatler geçti. Sokak sessizleşti. Dükkânların kepenkleri indi. İnsanlar evlerine döndü. Bir süre sonra şehir bile uyumuş gibiydi. Ben hâlâ oradaydım. Sonra içimde bir ses “Git,” dedi. Gitmedim. Bir başka ses “Artık gelmeyecek,” dedi. Onu da dinlemedim.

Çünkü insan sevdiği birinin gelmeyeceğine inandığı anda bile, onun geleceği ihtimalini öldürmeye kıyamıyor. Ben de kıyamadım.

Seni beklemek zamanla bir alışkanlığa dönüştü. Sabah uyandığımda aklıma geliyordun. Gün içinde bir şey görüyordum, seni hatırlıyordum. Bir şarkı çalıyordu, seni hatırlıyordum. Bir koku, bir sokak, bir kahve fincanı, bir kitap, yağmur, sonbahar, kış… Bazen hiçbir şey olmuyordu. Yine de seni hatırlıyordum.

İşte özlemek biraz da böyle bir şey. İnsan artık bir sebebe ihtiyaç duymuyor. Özlediği insan, hayatının sebebi haline geliyor.

Ben seni yalnızca olmadığın zamanlarda özlemedim. Yanımdayken bile özledim. Çünkü içimde bir gün gideceğine dair korku vardı. Belki bu yüzden seni yeterince sıkı tuttum. Belki bu yüzden bazı geceler gözlerine gereğinden fazla baktım. Belki bu yüzden birlikte geçirdiğimiz sıradan günlerin bile son günümüz olabileceğinden korktum. İnsan kaybetmekten korktuğu şeyi bazen farkında olmadan tüketiyor. Çok seviyor, çok soruyor, çok bekliyor, çok anlam yüklüyor. Sonra karşısındaki insan nefes alamadığını hissediyor. Ben seni severken bazen seni sevmenin ağırlığını da sana taşıttım. Bunu kabul etmek kolay değil. Ama insan geçmişine dürüst bakmadığında, özlemini bile yanlış anlatıyor.

Ben bugün seni özlerken yalnızca senin gidişini düşünmüyorum. Kendi hatalarımı da düşünüyorum. Sana söyleyemediklerimi, söylediklerimi, gereksiz yere sustuğum anları, gereğinden fazla konuştuğum geceleri, seni anlamam gereken yerde kendimi anlatmaya çalıştığım zamanları düşünüyorum. Sen susarken neden sustuğunu sormak yerine kendi korkularımı dinlediğim günleri hatırlıyorum. “Keşke” demenin insanın içindeki en ağır kelimelerden biri olduğunu o zaman bilmiyordum. Şimdi biliyorum.

Bir gün bana, “Sen neden geçmişte yaşıyorsun?” diye sormuştun. Cevap vermemiştim. Çünkü bilmiyordum.

Sonra yıllar geçti. Şimdi cevabını biliyorum. Ben geçmişte yaşamıyordum. Geçmiş benim içimde yaşıyordu.

Çocukluğumun dağları hâlâ içimdeydi. O soğuk ev, kapanan kapılar, uzaktan gelen ayak sesleri, birinin dönmesini bekleyen çocuk, kimseye söylemeden büyümek zorunda kalan genç, ilk defa sevdiğinde bütün geçmişini o insana emanet eden adam… Hepsi bendim.

Sen bütün bu insanların karşısına çıkıp onlara “Artık yalnız değilsiniz,” diyen kişiydin.

Belki seni bu yüzden bu kadar sevdim. Belki de seni kaybetmek bu kadar ağır geldiği için.

Çünkü sen gittiğinde yalnızca bir sevgili gitmedi. Çocukluğum yeniden yalnız kaldı. Gençliğim yeniden terk edildi. Ben yeniden o dağın başında, karın altında, kimsenin gelmeyeceğini bilmeden bekleyen çocuk oldum.

Bazen insanın en büyük yarası yaşadığı şey değildir. Bir daha yaşanmasından korktuğu şeydir. Benim korkum terk edilmekti. Senin korkun belki başka bir şeydi. Bunu hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim. Belki birbirimizi severken en büyük hatamız buydu. İki yaralı insan birbirine sarıldığında, bazen birbirlerinin yarasını iyileştirmek yerine o yaranın üzerine basabiliyor. Çünkü herkes kendi acısını dünyanın en büyük acısı sanıyor.

Ben de öyle yaptım. Senin sessizliğini terk ediliş olarak gördüm. Sen benim suskunluğumu sevgisizlik sandın. Ben yaklaşmaya çalıştıkça sen uzaklaştın. Sen uzaklaştıkça ben daha çok yaklaştım. Sonra aramızda görünmeyen bir duvar oluştu. İkimiz de o duvarın iki tarafında durduk. İkimiz de diğerinin ilk adımı atmasını bekledik. Hiçbirimiz atmadık.

Ve bir gün sen gittin.

Gidişinin olduğu günü hatırlıyorum. Hava soğuktu. İnsan bazı günlerin hava durumunu yıllarca unutmaz. O gün de soğuktu. Gökyüzü kapalıydı. Sanki şehir de bir şeylerin bittiğini biliyordu.

Sen giderken sana dur demek istedim. Dememeliydim belki. Belki insan sevdiği birinin gitmesine izin vermeyi de bilmeli. Ama ben o zaman bunu bilmiyordum. Dudaklarımın arasından bir kelime çıkmadı. Sadece sana baktım. Sen de bana baktın. İşte o bakış hâlâ içimde. Bir insanın gözlerine son kez baktığını bilmeden bakması ne garip. O an bunun son olduğunu bilseydim, sana daha uzun bakardım. Sana daha çok şey söylerdim. Belki sarılırdım. Belki “Korkuyorum,” derdim. Belki “Gitme,” derdim. Belki de hiçbir şey söylemezdim. Sadece sarılırdım. Ama hayat insana önemli anların önemli olduğunu önceden söylemiyor. Sonra kapı kapandı. Sen gittin. Ben kaldım. Bir evin içinde değil, bir hayatın içinde kaldım.

İlk günler seni aramadım. Bunu gurur sandım. Sonra anladım ki gurur değildi. Korkuydu. Telefonu elime alıp numaranı çevirmekten korkuyordum. Ya açarsan? Ya açmazsan? İkisinden de korkuyordum.

Bir insanın sesini duymak bazen onu tamamen kaybetmekten daha korkutucu olabiliyor. Çünkü sesini duyduğunda, içindeki umut yeniden ayağa kalkıyor. Ben umudumu susturmak istiyordum. Susturamadım.

Günler haftalara dönüştü. Haftalar aylara. Aylar yıllara. Ben hayatıma devam ettim. İşe gittim. İnsanlarla konuştum. Güldüm. Yemek yedim. Yolculuk yaptım. Yeni insanlar tanıdım. Bazıları hayatıma girdi, bazıları çıktı. Biri bana seni unutturabileceğini düşündü. Unutturamadı. Çünkü insan başka birini, başka birinin yerine koyarak sevemez. Sevgi bir boşluğu doldurmak değildir. Sevgi bazen boşluğun kendisidir.

Ve bazı insanlar gittikten sonra bile o boşluğun içinde yaşamaya devam eder. Sen de öyle yaptın.

Yıllar sonra bir gün aynı sokağa geri döndüm. Kırık Kalpler Sokağı’na. Adı yine aynı değildi. Ama benim içimde hâlâ aynıydı. Sokak değişmişti. Bir bina yıkılmış, yerine yeni bir apartman yapılmıştı. Eski dükkânların bazıları kapanmıştı. Bir zamanlar oturduğumuz küçük kahvehanenin yerinde başka bir dükkân vardı. Sokağın başındaki ağacın dalları büyümüştü. İnsanlar değişmişti. Ama bazı şeyler değişmemişti. Sokağın akşam üzerindeki ışığı, yağmurdan sonra taşların kokusu, uzaktan duyulan çocuk sesleri ve benim içimde senin bıraktığın sessizlik…

Bir duvarın kenarında durdum. Uzun süre hiçbir şey yapmadan baktım. Sonra fark ettim ki seni aslında o sokakta değil, kendimin içinde arıyordum. Bu fark ediş sandığım kadar acıtmadı. Aksine biraz hafifletti. Çünkü yıllardır seni dışarıda bir yerde arıyordum. Bir şehirde, bir evde, bir sokakta, bir telefon numarasında… Oysa sen çoktan içimde bir yere yerleşmiştin. Oradan çıkman gerekmiyordu. Benim seni çıkarmam da gerekmiyordu.

Belki yapmam gereken seni orada doğru yere koymaktı.

Çocukluğumu düşündüm o gün. Dağın başındaki o küçük çocuğu. Karın altında bekleyen, bir gün her şeyin değişeceğine inanan, kimsenin ona söylemediği şeyleri kendi kendine öğrenen, korktuğunda ağlamamayı öğrenen, özlediğinde susan, birinin onu gelip bulacağına inanan çocuğu düşündüm. Sonra gençliğimi düşündüm. İnsanlara güvenmeye çalışan ama her güvenişinde biraz daha kırılan gençliği. Sevmeyi öğrenirken kaybetmeyi de öğrenen, kendini güçlü göstermek için içindeki bütün kırgınlıkları saklayan gençliği düşündüm.

Sonra seni düşündüm. Ve ilk defa seni yalnızca beni terk eden kadın olarak görmedim. Seni hayatımın bir döneminde bana dokunan insan olarak gördüm. Bana sevmenin ne olduğunu öğreten, kaybetmenin ne olduğunu öğreten, beklemenin ne kadar ağır olduğunu öğreten, insanın kendi yaralarını başkasının sevgisiyle tamamen kapatamayacağını öğreten insan olarak gördüm. Belki sen benim hayatımdaki en büyük aşk değildin. Belki de öyleydin. Bunu artık ölçmek istemiyorum. Çünkü aşkın büyüklüğü ne kadar sürdüğüyle ölçülmüyor. Bazı insanlar birkaç ay kalıyor ve yıllarca içimizde yaşıyor. Bazıları yıllarca yanımızda oluyor ama içimizde tek bir iz bırakmadan gidiyor. Sen iz bıraktın. Hem de derin.

Seni özlüyorum. Bunu artık saklamıyorum. Ama eskisi gibi özlemiyorum. Eskiden seni geri istiyordum. Şimdi seni hatırlıyorum. Aradaki fark çok büyük. Eskiden hayatımın eksik olduğunu düşünüyordum. Şimdi hayatımın bir bölümünün sen olduğunu biliyorum. Bir insanı özlemek, mutlaka ona geri dönmek istemek değildir. Bazen sadece onun hayatında bıraktığı izi kabul etmektir. Ben senin izini kabul ettim. Hâlâ bazı geceler aklıma geliyorsun. Hâlâ bazı şarkılarda sesini duyuyorum. Hâlâ bir kadın saçlarını senin gibi topladığında dönüp bakıyorum. Hâlâ bazı sokaklarda yürürken içimden “Burada olsaydı ne söylerdi?” diye geçiriyorum. Ama artık hayatımı senin gelme ihtimaline göre yaşamıyorum. Bu, seni daha az sevdiğim anlamına gelmiyor. Belki ilk defa sevgimi olması gereken yere koyduğum anlamına geliyor.

Bir gece nehir kenarında oturdum. Hava serindi. Su ağır ağır akıyordu. Gökyüzünde birkaç yıldız görünüyordu. Nehir, karşısındaki ışıkları kırarak taşıyordu. Uzun süre suya baktım.

Sonra çocukluğumu düşündüm. Dağların arasındaki karı. Gençliğimi düşündüm. Kırık Kalpler Sokağı’nı. Seni düşündüm. Ve kendi kendime, “Artık gitmesine izin ver,” dedim. Kime söylediğimi bilmiyordum. Sana mı? Kendime mi? Çocukluğuma mı? Belki hepsine. Çünkü insan bazen birini bırakabilmek için önce kendisini geçmişinden kurtarmak zorunda. Ben o gece seni bırakmadım. Sadece seni beklemeyi bıraktım. Aradaki farkı o zaman anladım. Sevgi kalabilir. Özlem kalabilir. Hatıralar kalabilir. Ama beklemek zorunda değilsin. Bir insanı sevmeye devam ederken hayatına devam edebilirsin. Bunu öğrenmek uzun yıllarımı aldı.

Sabah olduğunda güneş nehrin üzerine vurdu. Su parladı. Kuşlar seslenmeye başladı. Şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Ben ayağa kalktım. Üzerimde yıllardır taşıdığım bir ağırlık vardı. Ama ilk defa o ağırlığın bana ait olmadığını hissediyordum. Belki çocukluğumdan kalmıştı. Belki gençliğimden. Belki senden. Belki hepsinden. Yürümeye başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Ama ilk defa bunun önemli olmadığını düşündüm. Çünkü insanın bazen bir yere ulaşması gerekmiyor. Yürümesi yetiyor. Ben de yürüdüm. Sokaklardan geçtim. Köprüleri geçtim. İnsanların arasından geçtim. Bir zamanlar seni beklediğim yerlere baktım. Sonra hiçbirinde durmadım. Çünkü artık beklemiyordum.

Yine de sana söylemek istediğim bir şey var. Eğer bir gün yollarımız yeniden kesişirse, eğer bir gün aynı masada oturursak, eğer yıllar sonra gözlerimin içine bakıp “Beni hiç özledin mi?” diye sorarsan, sana yalan söylemeyeceğim. “Evet,” diyeceğim. “Çok özledim.” Ama ardından şunu da söyleyeceğim: “Seni beklerken kendimi de kaybettim. Sonra seni bırakmayı değil, kendimi bulmayı öğrendim.” Belki bunu duyduğunda susarsın. Belki gülümsersin. Belki gözlerin dolar. Belki hiçbir şey hissetmezsin. Artık bunların hiçbirini kontrol etmek istemiyorum. Çünkü sevmenin bir başka tarafını da öğrendim. İnsan sevdiği kişinin ne hissedeceğini kontrol etmeyi bıraktığında kendi kalbine özgürlük veriyor. Ben artık özgürüm. Ama seni unutmuş değilim. Unutmak istemiyorum da. Çünkü seni unutursam, seni değil, seninle birlikte yaşadığım kendimi de unutacakmışım gibi geliyor. Oysa sen benim hayatımın bir parçasısın. Hem güzel tarafıyla, hem acısıyla, hem özlemiyle, hem kırgınlığıyla.

Bir gece yine pencerenin önünde otururken seni düşündüm. Dışarıda hafif bir yağmur vardı. Sokak lambasının ışığında damlalar belli belirsiz görünüyordu. Şehir sessizdi. Bir yerlerde insanlar uyuyordu. Birileri sevdiğine sarılıyordu. Birileri kavga ediyordu. Birileri ilk defa âşık oluyordu. Birileri ayrılıyordu. Birileri telefon ekranına bakıp gelmeyecek bir mesajı bekliyordu. Belki sen de bir yerlerde pencereden dışarı bakıyordun. Belki beni hatırlıyordun. Belki hiç hatırlamıyordun. Bilmiyorum. Artık bilmek zorunda değilim. Ama eğer bir gün beni hatırlarsan, şunu bilmeni isterim: Ben seni kötü hatırlamadım. Kırıldım. Özledim. Kızdım. Sessiz kaldım. Bazen seni suçladım. Bazen kendimi. Ama sonunda ikimizi de affettim. Çünkü ikimiz de o zaman bildiğimiz kadarını yapabiliyorduk. Belki daha fazlasını bilmiyorduk. Belki sevgi vardı ama nasıl seveceğimizi bilmiyorduk. Belki birbirimizi kaybetmemizin nedeni sevgisizlik değil, sevgiyi taşıyacak kadar hazır olmayışımızdı. Bunu artık değiştiremeyiz. Ama kabul edebiliriz. Ben kabul ettim.

Sana dair en çok neyi özlediğimi biliyor musun? Yanımda oluşunu değil. Yanımda olduğunda içimde oluşan insanı özlüyorum. Sen varken daha cesurdum. Daha umutluydum. Daha çok gülüyordum. Bir geleceğin mümkün olduğuna inanıyordum. Belki bu yüzden seni kaybetmek, kendimin o halini de kaybetmek gibi geldi.

Ama zaman bana şunu öğretti: İnsanın kendisindeki güzel şeylerin tamamı başka bir insana ait değildir. Sen onları ortaya çıkarmış olabilirsin. Ama onlar zaten bendeydi. Benim cesaretim de, umudum da, sevgim de, gülüşüm de… Sen sadece onları görünür hale getirdin. Bu yüzden sana kızgın değilim. Bana bıraktığın her şey için teşekkür ediyorum. Acıların için bile. Çünkü bazı acılar insanı büyütüyor. Bazıları insanı kendisine geri getiriyor.

Şimdi bazen dağlara bakıyorum. Eskisi kadar büyük görünmüyorlar. Çocukken dağlar dünyanın sonu gibiydi. Şimdi biliyorum ki her dağın arkasında başka bir yol var. Her kışın sonunda bahar geliyor. Her gece sabaha çıkıyor. Her ayrılık insanı öldürmüyor. Bazıları insanı yeniden kuruyor. Ben yeniden kuruldum. Eskisi gibi değil. Daha dikkatli, daha sessiz, daha gerçek. Artık birini severken kendimi kaybetmek istemiyorum. Birinin gitme ihtimalinden korkarak ona sarılmak istemiyorum. Sevginin yanında korkunun da büyüdüğü ilişkileri aşk sanmak istemiyorum. Bir insanın yanında kendim olamıyorsam yalnız kalmayı tercih ediyorum. Çünkü yalnızlık artık beni korkutmuyor. Ben yalnızlığın içinden geçtim. Hem de yüce dağların kar soğuğunda. Ama yine de seni sevdiğimi inkâr etmeyeceğim. Çünkü insan geçmişini inkâr ederek geleceğini kuramaz. Sen benim geçmişimsin.

Belki bir daha hayatımda olmayacaksın. Ama hayatımın bir parçası olarak kalacaksın. Bundan utanmıyorum. Bunu saklamıyorum. Bunu değiştirmeye de çalışmıyorum. Sen benim, yüce dağ başlarında kar soğuğunda yalnız bırakılmış çocukluğum; sen benim, Kırık Kalpler Sokağı’nda terk edilmiş gençliğimsin. Ve ben artık o çocuğu da, o genci de yanıma alıp yürüyorum. Onları geride bırakmıyorum. Çünkü onlar benim. Sen de onların hikâyesinin bir yerindesin. Belki bir sayfasında, belki en uzun bölümünde, belki de kitabın tam ortasında. Ama kitap bitmedi. Bunu artık biliyorum. Bir gün yeniden sevebilirim. Bundan korkmuyorum. Hatta belki bir gün biri karşıma çıkar. Bana baktığında geçmişimi değil, geleceğimi görür. Beni iyileştirmeye çalışmadan yanımda durur. Ben de onu kurtarmaya çalışmadan severim. Birbirimizin yaralarını taşımak yerine birbirimizin hayatına eşlik ederiz. O gün geldiğinde seni unutmuş olmayacağım. Ama seni geçmişte bırakmış olacağım. Bu ikisi aynı şey değil. Geçmişte bırakmak, yok saymak değildir. Bir hatırayı ait olduğu yere koymaktır. Sen de ait olduğun yerde duracaksın. Kalbimin bir köşesinde. Sessiz. Uzak.

Ben seni sevdim. Belki hâlâ seviyorum. Ama artık sevgimin içinde kaybolmuyorum. Özlüyorum. Ama beklemiyorum. Hatırlıyorum. Ama geri dönmeye çalışmıyorum. Ve galiba insanın büyümesi tam da burada başlıyor. Birini kalbinden silmeden yoluna devam edebildiğinde. Bir hatırayı yok etmeden onunla yaşamayı öğrendiğinde. Geçmişine bakıp ondan utanmak yerine, “Evet, bunların hepsi bendim,” diyebildiğinde. Ben artık diyebiliyorum. Bunların hepsi bendim. Dağın başında üşüyen çocuk da bendim. Kırık Kalpler Sokağı’nda seni bekleyen genç de bendim. Sana bakıp geleceğini hayal eden adam da bendim. Sen gittikten sonra geceleri sessizce ağlayan da bendim. Sabahları hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eden de bendim. Seni unutmaya çalışan da bendim. Sonunda seni unutmak zorunda olmadığını anlayan da yine bendim.

Şimdi bütün o insanları yanıma alıyorum. Onları geçmişte bırakmıyorum. Çünkü insan geçmişini yanında taşımayı öğrendiğinde, geçmiş artık sırtında bir yük olmaktan çıkıyor. Bir hikâyeye dönüşüyor. Benim hikâyem de böyle. Sen bu hikâyenin en acı yerlerinden birisin. Ama yalnızca acı değilsin. Sen aynı zamanda sevdiğim, güldüğüm, umut ettiğim, hayatın güzel olabileceğine inandığım zamanların da bir parçasısın. Bu yüzden seni yalnızca kaybettiğim insan olarak hatırlamak istemiyorum. Seni sevdiğim insan olarak hatırlamak istiyorum. Çünkü bazı insanlar hayatımıza sonlarıyla değil, bize yaşattıkları başlangıçlarla anlam katıyor. Sen bana bir başlangıç verdin. Sonra gittin. Ben o başlangıcın neye dönüşeceğini yıllarca anlayamadım. Şimdi anlıyorum. Seninle başlayan şey, sonunda yine bana çıktı. Seni ararken kendimi buldum. Seni beklerken sabretmeyi öğrendim. Seni kaybederken sahip olduğum şeylerin kıymetini anladım. Seni unutmaya çalışırken hafızamın bana ait olduğunu fark ettim. Ve seni affederken kendimi affetmeyi öğrendim. Belki aşkın bana verdiği en büyük ders buydu. İnsan bazen sevdiğini kaybederek sevgiyi öğreniyor. Bazen terk edilerek kendi yanında kalmayı öğreniyor. Bazen birinin elinden tutamadığı için kendi elini tutmayı öğreniyor.

Ben de öğrendim. Geç oldu. Ama öğrendim. Şimdi yeniden yürüyorum. Önümde uzun bir yol var. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Belki yine dağlara çıkacağım. Belki başka şehirlerde kaybolacağım. Belki hiç tanımadığım sokaklarda yeni insanlarla karşılaşacağım. Belki bir gün başka bir kadının gözlerinde başka bir hikâyenin başlangıcını göreceğim. Ama bu kez kendimi geride bırakmayacağım. Bu kez sevdiğim insanın peşinden giderken kendi yolumu kaybetmeyeceğim. Bu kez birinin elini tuttuğumda onun elini bırakmasından korkmak yerine, birlikte yürüdüğümüz yolun kıymetini bileceğim. Ve eğer bir gün yine ayrılık gelirse, elbette canım yanacak. Ama kendimi kaybetmeyeceğim. Çünkü artık biliyorum. Aşk insanın kendisini yok etmesi değildir. Aşk, iki insanın birbirinin hayatına dokunurken kendi varlığını da koruyabilmesidir. Ben bunu senden sonra öğrendim. Belki biraz geç. Ama öğrendim.

Pencereyi açıyorum. Yağmur kokusu içeri giriyor. Derin bir nefes alıyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Dağlar burada görünmüyor. Ama biliyorum ki bir yerlerde hâlâ duruyorlar. Çocukluğumun dağları. Beyaz. Sessiz. Uzak.

Kırık Kalpler Sokağı da bir yerlerde. Belki artık adı başka. Belki binaları değişti. Belki o sokaktan geçen insanlar artık beni tanımıyor. Ama ben biliyorum. Bazı sokaklar haritalarda değil, insanın içinde bulunur. Benim sokağım da orada.

Ve sen…

Sen o sokağın en eski hatırasısın. Artık o sokağın başında seni beklemiyorum. Sadece ara sıra oradan geçiyorum. Bir zamanlar orada yaşayan adamı hatırlamak için. Sonra yoluma devam ediyorum.

Çünkü hayat bekleyenlerin değil, yürümeye cesaret edenlerin önüne yeni yollar çıkarıyor. Ben artık yürüyorum.

Arkamda çocukluğum, yanımda gençliğim, içimde senden kalan sevgi ve önümde henüz adını bilmediğim bir hayat var. Belki yarın ne olacağını bilmiyorum. Belki yarın yine seni özleyeceğim. Belki bir şarkı duyacağım ve yıllar önceki bir akşam yeniden gözümün önüne gelecek. Belki bir koku seni getirecek. Belki bir sokak. Belki bir yağmur. Ama artık biliyorum. Hatırlamak geri dönmek değildir. Özlemek beklemek değildir. Sevmek kendini kaybetmek değildir. Ve birini hayatından çıkarmak, onu hiç yaşamamış olmak değildir. Sen yaşandın. Ben yaşadım. Biz yaşadık. Güzel olanıyla, acısıyla, eksikleriyle, yanlışlarıyla…

Ve şimdi bütün bunların üzerine bir nokta koyuyorum. Bir son değil. Bir virgül. Çünkü benim hikâyem devam ediyor. Belki seninle değil. Ama senden öğrendiklerimle. Çocukluğumla. Gençliğimle. Yaralarımla. Ve hâlâ sevebilen kalbimle. Bu bana yeter. Çünkü insan bazen sevdiğini kaybettikten sonra anlıyor: Asıl mesele, o insanın geri dönmesi değil. Asıl mesele, onun gidişinden sonra kendine geri dönebilmektir. Ben kendime geri döndüm. Ve bu kez hiçbir yere gitmiyorum…

Sevgiyle