
ÇÜRÜMEZSEN DİRİ OLAMAZSIN
Tam olarak hayatın ortasındasın. Ne tamamen kırılmışsın ne de tamamen güçlüsün.
İşte bu yazı, tam o aralıkta duran SEN için.
İNSAN VE AĞAÇ: PSİKOLOJİK DAYANIKLILIK, KAYIPLAR VE YENİDEN İNŞA SÜRECİ
İnsan hayatından bahsedilirken, çoğu zaman kontrol edilebilir bir süreç gibi anlatılır: Büyü, öğren, kazan, ilerle, mutlu ol.
İnsan, bu anlatılanlar doğrultusunda plan yapar, çalışır, hedef koyar ve ilerler. Ancak hayatın gerçek yönü her zaman böyle değildir. Hayat, dışarıdan bakıldığı gibi doğrusal değil döngüseldir. Tıpkı bir ağaç gibi. Bu döngüyü anlayamayan insanlar, zor zamanlarda yıkılırlar; ama anlayabilen insanlar ise bu süreçten güçlenerek çıkarlar. Bu döngüyü anlamanın en basit; ama en etkili yollarından biri doğayı yani ağaçları gözlemlemektir.
Bir ağaca baktığında ne görürsün?
Kök, gövde, dallar, yapraklar ve maruz kaldığı mevsimler. Bir ağaç yıl boyunca aynı kalmaz. İlkbaharda büyür, yazın güçlenir, sonbaharda yapraklarını döker ve kışın durgunlaşır. Ancak unutmamak gerekir ki bu durgunlaşma süreci bir gerileme değil dönüşüm hazırlık sürecidir.
İnsan psikolojisi de bu şekilde işler. Asıl hikâye görünen değil, toprağın altındadır ve bu süreç, yaprakların dökülmeye başladığı anda başlar.
Şimdi bu dönüşüm hikâyesini, sorular halinde ele alalım.
1 – HER ŞEY YOLUNDAYKEN, İNSAN NEYİ GÖZDEN KAÇIRIR?
Hayatın iyi gittiği, etrafın kalabalık, ilişkilerin iyi, paranın aktığı, sağlığın yerinde, zihnin berraklığı gibi her şeyin yolunda olduğu dönemlerde insan genellikle üç temel yanılgıya düşer:
A – Bu mevcut durumun sonsuza kadar kalıcı olduğunu düşünür.
B – Kontrolün tamamen kendisinde olduğuna inanır.
C – Sahip olduklarını ‘hak edilmiş ve garanti’ görür.
Bu üç düşünce, kişinin zihinsel olarak kırılgan hale gelmesine neden olur. Çünkü hayat değiştiğinde, kişi sadece dış koşulları değil, kendi gerçeklik algısını da kaybeder.
Örneğin:
İşini kaybeden birisi sadece gelirini değil, ‘değerli hissetme’ duygusunu da kaybeder.
Bir ilişki bitince sadece bir insan değil, ‘aidiyet’ duygusu da kaybolur.
Yani sorun sadece yaşanılan kayıp değil, o kaybın kişinin kimliğiyle iç içe geçmiş olmasıdır.
Her şey yolundayken bu kayıp düşüncesinden uzak kalır insan. Ama ağaç hiçbir zaman ‘ben hep böyle kalacağım’ diye düşünmez. Çünkü doğa döngüyü bilir, insan ise unutur.
Ve bu döngüyü unutunca da sorunlar başlar. Nasıl ki bitkiler, hayvanlar için doğanın bir yasası varsa, insanlar için de hayatın bir yasası vardır: “Hiçbir zirve sonsuza kadar sürmez.”
Bu bir tehdit değil, gerçekliktir.
2 – ZOR ZAMANLAR İNSANI NEDEN DERİN SARSAR?
Döngüyü unutan bir insan için her zaman, zor süreçler vardır. Beklenmedik bir olay olur. Bir ayrılık yaşanır. Bir kayıpla karşılaşılır. Bir başarısızlık, bir ihanet, bir çöküş. Ve insan o an şunu der: “Nasıl olur? Her şey yolundaydı.”
Bir insan bu zor süreçten geçtiğinde, yaşadığı sarsıntının temelinde üç psikolojik etken vardır.
A – BELİRSİZLİK: İnsan beyni her zaman ve her durumda netlik ister. ‘Ne olacak?’ sorusunun cevabı yoksa kaygı artar.
Bu işte sonbaharın gelişidir. Ağaçta yapraklar sararmaya başlar, insanda ise anlamlar.
B – KONTROL KAYBI: İnsan kendini güvende hissetmek için etrafına karşı kontrol duygusuna ihtiyaç duyar. Kontrol varsa, her şey yolundadır. Ama zor zamanlardan geçen bir insan için bu duygu parçalanmıştır. Güven duygusu da kaybolmaya başlar. Ağaçların yapraklarını bırakması gibi, güven duygusu kayboldukça, insan da kontrolü bırakır.
C – KİMLİK KRİZİ: Kişi kendini tanımlayan vasıflarını kaybedince kendine şu soruyu sorar: “Ben şimdi kimim?”
Bu üçü birleştiğinde, kişi kendini ‘bitmiş’ hisseder. Ama burada çok önemli bir psikolojik kırılma vardır: Bitmiş hissetmek ile bitmiş olmak aynı şey değildir. İnsan, kaybı son zanneder. Oysa doğa, kaybı başlangıç olarak yaşar.
3 – AĞAÇLAR NEDEN DÖKÜLMEYE DİRENMEZ?
Sonbaharda, ağaçların yapraklarını dökmelerinin sebebi zayıflık değil, içinden geçtiği sürece adaptasyon göstergesidir. Bu dökülme, kimliğin parçalanması veya yok olması değildir.
Eğer ağaç yapraklarını bırakmamaya çalışsaydı hem enerjisini boş yere harcamış olurdu, hem kış şartlarına dayanamazdı, hem de kırılır veya tamamen yok olurdu. Yani dökülmek, sürece ayak uydurmak, aslında hayatta kalmanın bir yoludur. Doğada hiçbir ağaç, yapraklarını tutmak için savaşmaz. Çünkü bilir ki bırakmadan yenisi gelmeyecek.
İnsanlar ise çoğu zaman kaybettiklerine tutunmaya çalışır. Bitmiş bir ilişkiyi devam ettirmek için mücadele verir. Artık anlamı kalmamış bir işi sürdürür. Kendine zarar veren bir düzeni inatla bırakmak istemez. İşte bu direnç iyileşmeyi geciktirir. Psikolojide buna ‘uyumsuz direnç’ denir. Bırakılması gereken şey bırakılmadığında, yaşanılan acı duygusu uzar. Bir insanın en zor yaşadığı şey ‘kayıp’ değildir; ‘kim olduğunu kaybetmesidir.’
Yaprak, ağaç için nasıl bir enerji üreten mekanizma anlamı taşıyorsa, insan için de kimlik anlamı taşıyor. Meslek, ilişki, statü, rol. Bunlar bir insanın kimliğidir. Bunlar gittiğinde, insan, kendini çıplak hisseder. Artık ‘yapraklar’ dökülüyordur. İşte birçok insan bu noktada hata yapmaya başlar. Dökülmeye direnmeye çalışır.
4 – DURGUNLUK DÖNEMİ: GELİŞİMİN GÖRÜLMEDİĞİ EVRE MİDİR?
Kış mevsiminde yaprakları dökülen ağaçlar, dışarıdan bakıldığında cansız gibi görünürler. Ancak bu bir yanılsamadır. Bu dönemde ağaç enerjisini korur, kök sistemini güçlendirir, içsel yapısını sağlamlaştırır. Yani cansız bir varlık değil, kendini, gelmekte olan bahara hazırlayan güçlü bir kök salma sürecindedir.
İnsan da aynı şekilde kışı yaşar; yani zor süreçlerden geçer. Ve insan bu süreci genellikle ‘boşluk’ veya ‘gerileme’ olarak yorumlar. Oysa doğru yaşandığında bu dönem içsel farkındalığı arttırır, eski kalıpları sorgulatır, yeni bakış açıları oluşturur. Yeni bir yapılanma sürecidir. Sorun şu ki, insanlar bu dönemi hızla geçmek, sonuca ulaşmak ister. Ama bazı süreçler hızlandırılamaz. Bu hızlandırılamayan süreç belki biraz rahatsız edicidir. Sonuç alma yoktur, onay yoktur. Sadece beklemek vardır. Ve modern insanın en zayıf olduğu yer burasıdır. ‘Beklemek’
5 – PARÇALANMA: YIKIM MI YENİDEN YAPILANMA MI?
Ağaçlar yapraklarını dökerken tohumlarını da savurmaya başlar. Bir tohum toprağa düştüğünde ne olur? Çoğu insan bu soruya ‘filizlenir’ diye cevap verir. Oysa önce parçalanır ve çürümeye başlar, içinde ki özü ortaya çıkarmak için. İşte bu çürüme yeni bir formun, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Dış kabuğun çürümesi sonucu ortaya çıkan özdeki tohum, yağmur ve güneşin etkisiyle filizlenerek yeni bir hayata başlar.
İnsan için de aynı mekanizma devrededir. Zor zamanlarda kişi inandığı şeyleri sorgular, kendiyle ilgili bazı gerçeklerle yüzleşir. Bu dönem rahatsız edicidir. Çünkü kendini ‘dağılmış, parçalanmış’ hisseder. Süreci okuyabilen insan için bu parçalanma, aslında yeni bir düzenin başlangıcıdır. Süreci doğru okuyup yönetemeyen kişi ise bu dağılma dönemini ‘ben yok oluyorum’ diye algılar. Panikler ve hata yapma oranı artar. Aslında yok olmuyor; dönüşüyor. Unutmamak gerekir ki dönüşümler her zaman yıkımla başlar.
6 – ZOR ZAMANLARDA YAPILAN EN BÜYÜK HATALAR NELERİDR?
Çoğu insan zor zamanlarda, etrafındaki insanlardan şu tavsiyeyi duyar: “Sabret”
Ama artık sabır tek başına yeterli değildir. Çünkü sabır, yönünü kaybetmiş bir insanı çürütür. Asıl ihtiyaç olan şey sabrın yanında, mevcut durum için ‘anlam yaratmaktır.’
Bu dönemde, insanın yaşadığı dört temel hata vardır:
A – HIZLI TOPARLANMAYA ÇALIŞMAK: ‘Bir an önce eski halime döneyim’ düşüncesi insanı, daha çok hata yapmaya meyilli hale getirir. Ama gerçek şu ki bu düşünce gelişimi engeller. Hızlı değil, yavaş ama istikrarlı bir şekilde toparlanmaya çalışmak gerekir.
B – DUYGULARI BASTIRMAK: Acıyı yaşamamak için, acıdan kaçmak ne kadar büyük bir hata. Bu durum belki kısa vadede kişiyi rahatlatır; ama kişiye, uzun vadede daha büyük sorunlar daha büyük kayıplar yaşatır.
C – KENDİNİ SUÇLAMAK: İnsan yaşadığı zor zamanlarda kontrolü ve güveni kaybedince ve etrafında ki kalabalıklar azalınca kendini suçlamaya başlar. ‘Ben neden böyle oldum? Nerede hata yaptım?’ Bu gibi sorular çözüm üretmez, aksine yükü daha da arttırır.
Asıl sorulması gereken soru şöyle olmalı: ‘Bu yaşadığım şey beni neye hazırlıyor?’ Eğer kişi bu soruya dürüstçe cevap verirse, acı, bir yük olmaktan çıkar, bir öğretmene dönüşür.
D – SÜRECİ ANLAMLANDIRMAK: Yaşananları sadece ‘kötü şans’ olarak görmek, sonbaharın arkasından gelecek olan bahara hazır olmamaktır. Bu bakış açısı kişiyi ‘pasif’ hale getirir. Kötü şans yerine, bir hazırlık sürecine girdiğini kavrayan kişi, gelecek olan yeni döneme daha dinç, daha diri olarak çıkacaktır.
7 – DOĞRU YAKLAŞIM: ZOR ZAMAN NASIL YÖNETİLİR?
Bahar geldiğinde ağaç yeniden yeşerir. Ama dikkatli bakarsan, o ağaç artık eski ağaç değildir. Daha derin, daha köklü, daha bilgedir. İnsan da aynıdır. Zor bir süreçten çıkıp, gelişmemiş ve hâlâ aynıysa, süreci doğru yaşamamış demektir.
Zor süreci doğru yönetmek için küçük ama etkili altı kritik adım var:
A – DURUMU NET GÖRMEK: Süreci yaşayan kişi kendine şu soruyu sormalı önce: “Tam olarak ne kaybettim?” Çünkü insan, bazen olaylarla iç içe girince çok daha fazla kaybettiğini sanır. Bu belirsizliği ortadan kaldırmak için önce net bir şekilde sınırları belirleyip neyi kaybettiğini ortaya koymalı.
B – DUYGULARI TANIMLAMAK: Bu süreçte kişinin içten içe yaşadığı bazı duygu durumları vardır. Korku, öfke, üzüntü, hayal kırıklığı. Duyguları isimlendirmek, onları daha iyi yönetmenin ilk adımıdır. Bu iç sesi daha güçlü bir hale getirerek dışarıdan gelecek gürültülere karşı kendini koruma içgüdüsü oluşturur.
C – GERÇEĞİ KABUL ETMEK: Bir süreç yaşandı ve hâlâ yaşanıyor. Önce bunu kabul etmek gerekir. Kabul etmek pes etmek değil, daha az şeye bağımlılık göstererek nereden başlayacağını belirlemektir.
D – ANLAM OLUŞTURMAK: Yaşanan süreci en kolay atlatmanın bir diğer yolu da, süreci anlamlandırmaktır. İnsan kendine ‘Bu yaşadığım şey bana ne öğretiyor?’ diye sorarak, kurban rolünden çıkıp savaşçı rolüne bürünmesini hızlandırır. Bu ise kişide farkındalıklar oluşturur. Farkındalık ise çözüm yollarını daha net görmeyi sağlar.
E – KÜÇÜK VE GERÇEKÇİ ADIMLAR ATMAK: Büyük değişimler küçük ama etkili adımlarla başlar. Yaşanan olumsuz durum her ne ise onu daha iyi hale getirmek için önce plan yapılmalı. Sürecin ilerleyişini daha iyi yürütmek için günlük rutinler oluşturmalı. Spor yapmak, fiziksel hareketleri arttırmak, sosyal kalmak ve sosyal bağlantıları yeniden kurmak da bu plana dâhil edilmeli. Plansız yönetilmeye çalışılan bir süreç mevcut zor durumu daha da zor bir hale dönüştürebilir.
F – SABIRLI OLMAK AMA PASİF KALMAMAK: ‘Beklemek’ ile ‘hiçbir şey yapmamak’ aynı şey değildir. Aktif beklemek, pasif beklemekten daha etkili ve daha faydalıdır. Süreci doğru bir şekilde ilerletmeyi sağlar. Sabırlı bir şekilde aktif beklemek, süreci kabul ederek küçük adımlar atmayı ve dolayısıyla üretmeyi, zamanın işini yapmasına izin vermeyi sağlar. Aktif bir bekleyiş ile, görünüşte hiçbir şey yapılmıyor gibi görünse de zaman içerisinde ciddi bir yol kat edildiği görülür.
Ve bütün bunları yaptıktan sonra en önemlisi ise ‘kendine daha fazla sadakat.’ olmazsa olmazdır.
8 – ZOR ZAMANLARIN SONUNDA NE DEĞİŞİR? ‘YOL HARİTASI’
Doğru şekilde atlatılan zor süreçten sonra kişi daha dayanıklı, daha gerçekçi, daha net sınırlar koyan, kendine daha fazla güvenen biri haline gelir. En önemlisi ise, kendini dış koşullardan bağımsız tanımlamaya başlar.
Yukarıyı özetleyecek bu bölümü kısa başlıklar ve örneklerle yedi başlıkta ele alabiliriz:
A – KAÇMA, DUYGUNUN İÇİNDEN GEÇ: İnsan zihni acıdan kaçmak üzere programlıdır. Bu yüzden ilk refleks dikkat dağıtmak, bastırmak veya yok saymaktır. Ama bu şekilde davranarak bastırılan duygu kaybolmaz. Sadece şekil değiştirir. Bu ise daha büyük felaketlere kapı aralar.
Bastırılmış bir üzüntü, öfke olarak çıkar. Bastırılmış bir korku, kontrol takıntısına dönüşür. Bastırılmış bir utanç, içe kapanma yaratır. Şunu net bir şekilde kabul etmek gerekir: ‘Yaşanmayan duygu çözülmez.’
İnsanın burada yapması gereken şey basit. Kendine alan açarak duygunun ne olduğunu analiz etmeden önce, onu hissederek, hızlı çözmeye çalışmak yerine yavaş ama doğru sonuca ulaşmaya çalışmak. ‘Şu an iyi olmak zorunda değilim’ duygusunu kabul etmek gerekiyor. Bu basit cümle bile sinir sistemini rahatlatarak daha sağlıklı düşünmeyi ve hareket etmeyi sağlar.
B – ADLANDIR, BELİRSİZLİĞİ NETLİĞE ÇEVİR: İnsan zihni, belirsizlikte büyüyen bir kaygı üretir. ‘Ben kötüyüm’ demek bir şey ifade etmez; ama ‘ben hayal kırıklığı yaşıyorum’ dediğin an zihin netleşmeye başlar. Duyguları doğru adlandırmak yoğunluğu azaltır, kontrol hissini geri getirir, çözüm alanı açar. ‘Tam olarak ne hissediyorum?’, ‘Bu duygu ne zaman başladı?’, ‘Bu duygu bana ne söylüyor?’ gibi sorular sorarak, süreci doğru yönetmeye başlamak en doğru soru-cevap adımıdır. Duyguyu adlandırırken kaynağını da yakalamak gerekir. ‘Kaygılıyım’ demek yüzeysel kalabilir; ama ‘Gelecek, kontrolüm dışında ve bunu beni korkutuyor’ demek ise sorunun köküne inerek doğru cevapları vermeyi ve doğru sonuca ulaşmayı sağlar.
C – KABUL ET, GERÇEKLERLE TEMAS KUR: Kabul etmek çoğu insanın yanlış anladığı bir kavramdır. Bunun da nedeni sosyal ağlarda sürekli karşısına çıkan ‘aldım-kabul ettim’ çığırtkanlığıdır. Neyi neden alıp kabul ettiğini algılamadan ya da neden kabul etmesi gerektiğini, kabul edince neler yapması gerektiğini öğretmeden ortaya atılan bu algı yanlış varsayımlara ulaşabiliyor. Kabul etmek ‘ben güçsüzüm’ veya ‘bu durum hoşuma gidiyor’ demek değildir. Kabul etmek ‘bu oldu ve ben bunu kabul ederek, buradan hareket ederek yeni bir başlangıca doğru soru-cevap ve eylemlerle hareket edeceğim’ demektir. İnkâr süreci uzatır, enerjiyi tüketir, kişiyi geçmişe kilitler. Kabul ise enerjiyi, bugüne ve bugünden sonrası için yapılması gerekenleri yönetecek hareket alanı açar. ‘Bu durumu seçmedim; ama bu benim şuan ki gerçeğim.’ İşte bu noktadan sonra güç geri gelmeye başlar.
D – ANLAM SOR, ACIDAN YÖN ÜRET: Bu adım kritik; çünkü buradan sonra zihinsel kırılma yaşanır. İki insan aynı şeyi yaşar ama ikisi de aynı sonuca varmaz. Biri çöker, biri dönüşür. Fark ne? Fark soruna yüklenen anlamda gizli. Kişi kendine şu soruları sormalı: ‘Bu deneyim bana neyi fark ettirdi? Nerede kördüm? Hangi gerçeği görmek istemiyordum?’ Ya da daha derine inerek ‘Bu olay olmasaydı, neyi asla değiştirmeyecektim?’ İşte bu sorular kişiyi kaybeden bir kurban olmaktan alıp kazanmaya başlayan bir şampiyona doğru yönlendirir.
E – MİNİMUM HAREKETLE SİSTEMİ YENİDEN BAŞLAT: Zor zamanlarda en büyük hata büyük kararlar almak, hızlı bir şekilde eski haline dönmeye çalışmak veya hiçbir şey yapmadan sürecin değişmesini beklemektir. Aşırı yükleme-yüklenme geri düşüş yaşatır. Doğru olan ise minimum ama sürdürülebilir bir hareket oluşturmaktır. Çünkü beyin küçük zaferlerle toparlanır. Burada hedef motivasyon değil, belirli bir ilerleyiş ritmi oluşturmaktır. Her gün aynı saatte uyanmak, 20 dakika yürüyüş yapmak, günlük 30 sayfa kitap okumak, küçük görevler tamamlamak, işinle alakalı kendini geliştirmek. Bunlar motivasyonla değil disiplinle oluşturulur. Disiplin ise motivasyondan daha güvenilirdir.
F – SABIR + AKTİF BEKLEYİŞ = ZAMANLA ÇALIŞMAYI ÖĞRENME: İnsanlar ya sabırsızdırlar ya da tamamen bırakırlar. İkisi de yanlıştır. Yukarı da açıkladığım gibi sabretmek, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Aktif bekleyiş, süreci, zorlamadan ama tamamen de bırakmadan bir denge kurma işidir. Kabul etmek gerekir ki bazı şeyler zaman ister. Bazı yaralar hemen kapanmaz. Bir süre beklemek gerekir. Ama şu da bir gerçek ki zaman tek başına yetmez. Bir şeyler yapmak gerekir. Zamanın geçmesini beklerken doğru hamleleri de yapmak gerekir. Net bir şekilde cevap verilmesi gereken soru şudur: ‘Ben gerçekten iyileşmek için gerekenleri yapıyor muyum; yoksa sadece zamanın geçmesini mi bekliyorum?’ Kişinin bu soruya vereceği netlik ve dürüstlük, sürecin nasıl ilerleyeceğini belirleyen hamlelerin oluşmasını sağlar.
G – EN KRİTİK HAMLE, KİMLİĞİNİ YENİDEN TANIMLAMA: Burası en zor ama en güçlü adım. Çünkü zor zamanlar, kişinin, sadece hayatını değil gerçekte kim olduğunu da değiştirir. Ama çoğu insan, burada takılır kalır. Çünkü eski kimliğini bırakmak istemez. Hep o ‘Ben bu işte başarılı biriydim. Ben güçlü bir insandım. Ben asla böyle olmazdım.’ gibi noktalara tutunur kalır. Ama ortada bir gerçek var. Zaten eski kimlik, o kişiyi, şuan ki noktaya getirdi. Yeni bir sonuç için yeni bir kimliğe ihtiyaç var. Yeni bir kimlik ise yeni bir yol haritasıyla oluşmaya başlar.
Burada sorulması gereken sorular basittir aslında. ‘Artık neyi görmezden gelmeyeceğim?’, ‘Hangi özelliklerimi geliştirmem gerekiyor?’, ‘Hangi alışkanlıklarımı bırakmak zorundayım?’
Ve en kritik soru: ‘Şuan ki halimden çıkmak için gerçekten değişmeye hazır mıyım; yoksa sadece eski hayatımı mı geri istiyorum? Ben bundan sonra nasıl biri gibi davranacağım?’ Çünkü kimlik, düşünceden değil davranıştan oluşur.
Bu yedi yol haritası, bir liste değil sadece. Uyulması gereken bir süreç. Sırayla yaşanır. Bazen geri dönülür, bazen takılınır. Ama şunu net söyleyebilirim. Zor süreçten geçen bir kişi, bu adımları gerçekten uygularsa, yıkılmak yerine, hayatı yeniden inşa eder.
Zor zamanlar, insanı otomatik olarak güçlendirmez. Çünkü böyle bir süreç romantik değildir. İlham verici değildir. Acıtır. Travmalar bırakır. Ama aynı zamanda da seçici bir filtredir. Güç kazandırır. Olgunlaştırır. Hayatın yönünü değiştirir. Yani mesele yaşanılan şeyin ne olduğu değil, o şeye karşı nasıl bir tavır izlendiğidir.
9 – SON GERÇEK, SON SORU?
İnsan ile ağaç arasındaki benzerlik bir metafordan ibaret değildir. Bu, doğanın değişmeyen temel prensibidir.
Büyüme her zaman görünür değildir. Kayıp her zaman son değildir. Durgunluk her zaman gerilme değildir. Ve en önemlisi, her düşüş doğru yönetildiğinde, bir yeniden yapılanma sürecidir. Ağaç mevsimlerle kavga etmez; ama insan hayat ile sürekli bir kavga içerisindedir. Ve zamanla yorulur. Direnmek yerine uyum sağlamaya çalışmak yapılması gerekendir. Çünkü hayat, insanı kırmak ya da yok etmek için değil yeniden filizlenmesi için zorlar.
Bu yazıyı okudun. Kendini bir yerlerde gördün. Belki içten içe sarsıldın. Şimdi kaçma.
Evet, şimdi o kritik soruyu kendine sor ve dürüstçe cevap ver: “Şuan yaşadığım zorluk, benden hangi alışkanlıkları bırakmamı, hangi yeni yönümü geliştirmemi istiyor ve beni hangi insana dönüştürmeye çalışıyor?”
Sevgiyle
