Mehmet'in Kalemi · Kasım 24, 2025

Hayat, fark ettiğinde başlar.

Hayatın bir başlangıç çizgisi olduğunu düşünmek insanın hoşuna gidiyor. “Otuzunda başlar.”, “Kırkında başlar.” , “Çocuklar büyünce başlar.” , “Borçlar bitince başlar.” diye diye durmadan erteliyoruz. Sanki görünmez bir düdük çalacak ve hayat aniden renklenip düzenlenecekmiş gibi. Oysa gerçek çok daha çıplak, çok daha sarsıcı ve çok daha özgürleştirici. Hayat ertelenmesi gereken değil farkındalıkla geliştirilmesi gereken bir durumdur. Çünkü hayat, fark ettiğin anda başlar.

İnsan bazen kendi yaşamı içinde bir misafir gibi dolanır durur. Sabah uyanıyor, hazırlanıyor, işe gidiyor, konuşuyor, gülüyor, çalışıyor, yoruluyor… Böyle bir döngüde sürüyor yaşam. Ama içine yerleşmemiş bir şey var. Kendi hayatının sürücüsü değilmiş, direksiyonu tutması yasakmış gibi.

Bir gün durup fark ediyorsun: Yıllardır otomatik pilotta yaşamışsın. Nefes almışsın; ama yaşamamışsın. İsteklerini susturmuş, hayallerini ertelemiş, kalbini sessizleştirmişsin. Fakat sonra bir şeyler oluyor. Küçük bir şey belki de. Belki bir cümlenin içindeki bir kelime, belki bir sabah güneş ışığının yüzüne vurması, belki de yıllardır ertelediğin bir vedanın acısı. Ya da tam tersi. Birinin sana dokunan sıcak bir sözü. O kadar küçük şey, İçindeki kapalı kapıyı hafifçe vuruyor. Ve sen fark ediyorsun: “Ben buradayım.” İşte hayat orada başlıyor.

Farkındalık dediğimiz o tuhaf şey, insanın kendisine ilk kez dürüstçe bakabilme cesaretidir. “Ben ne yapıyorum?” sorusunu gerçekten sorabilmek. Hani buzdolabında sürekli bir şeyler ararsın; ama ne aradığını tam olarak bilemezsin ya. İşte tam da böyle. İnsan bazen kendi yaşamında da öylece dolaşıyor. Arıyor, koşuyor, yoruluyor; ama neyin peşinde olduğunu bilmiyor. “Bir dakika, ben gerçekten ne istiyorum?” diyebildiğinde farkındalığın başlıyor.

Bazen korkularımız yüzünden başlayamıyoruz hayata. Bir ilişkiden korkuyoruz, bir başarısızlıktan, bir reddedilmekten, bir yalnız kalmaktan. Korkunun bin bir çeşidi var; ama hepsinin köküne indiğimizde aynı noktaya ulaşıyoruz. “Ya yetmezsem?”

İçini kemiren o cümle, yıllardır seni kapının eşiğinde tutuyor. Dışarı çıkmak istiyorsun; ama adım atamıyorsun. Konuşmak istiyorsun; ama yutkunuyorsun. Sevmek istiyorsun; ama geri çekiliyorsun. Sonra bir gün fark ediyorsun: Korkunun kendisi seni korumuyor. Aksine bu korkuların senin zincirin olmuş.

İnsan, korkmadığı anda değil, korkusu olmasına rağmen harekete geçtiği anda fark ediyor kapının eşiğini aşması gerektiğini. Cesaret diye adlandırdığımız şey, korkusuzluk değildi oysa. Cesaret diye adlandırdığımız şey, korkunun içinden yürümeye devam edebilme yeteneğidir. Karanlık bir koridorda yürüyorsun. Korkarsan kaybedersin. Korkmaz da cesaretle adım atmaya devam edersen, bilirsin ki, ileride bir yerlerde bir ışık bir çıkış yolu var.

İçinde bir yerde bir yön var. Yaşamayı sevme hali. Çoğu insan yaşamayı sevmeyi yanlış anlıyor. Sanki her gün kahkaha atmak, her şeye pembe gözlüklerle bakmakmış gibi. Hayatı sevmek aslında onunla bağ kurmaktır. Kendine bağlanmak. Yaptığın işe, bıraktığın izlere, kalbinin kırılganlığına, hatalarına, öğrenmiş hallerine. Yani her şeye rağmen “Ben yaşıyorum.” diyebilmek.

Bazen geçmişin ağırlığını taşıyorsun. Çocukluk yaralarından yetişkin kaygılarına kadar her şey sırtında bir çanta gibi. O çantayla koşmaya çalışırken nefesin kesiliyor. Sonra fark ediyorsun: “Bu çantayı buraya ben koydum.”
İşte hayat, o çantayı indirip yanına oturduğunda başlıyor. İçine bakıp, içinden çıkanlarla yüzleştiğinde. Bazen gözyaşın akıyor, bazen bir anı suratına çarpıyor, bazen uzun süredir görmezden geldiğin bir gerçeği ilk kez duyuyorsun. Bu yüzleşme, insanı zayıf yapmaz. Aksine, çıplak bir güç kazandırır.

Şimdi şöyle düşün: Kendi kendine söylediğin her “Yarın” aslında minik bir terk ediş.
Bir türlü cesaret edemediğin her konuşma, kendi sesini susturuşun.
Kalbini açmadığın her ilişkide, aslında yalnızlığa bir tuğla daha eklemiş oluyorsun.
Ve farkında olmadan yıllar geçiyor.

Sonra bir gün aynada kendine şöyle bakıyorsun: “Bu muydu benim hayatım?”
O soru bazen bir kırılma anı oluyor. İnsan, kırılınca başlıyor değişmeye.
Kırılınca, içindeki kabuğu çatlatınca, kendisini saklamayı bırakınca…

Hayat, yeniden başlamayı çok seven bir enerji. Sen her “bittim” dediğinde aslında yeni bir sayfa açıyorsun. Çünkü insan, kendini tanımaya başladığında hayatın içindeki yerini de buluyor. Dünyanın gürültüsünün altında unutulan iç ses yeniden yükseliyor.

Bazen kendini bir tren garında düşün. İnsanlar gelip geçiyor, kimisi hızlı bir şekilde seni bırakıp gidiyor, kimisi uzun süre oturuyor ama ne zaman kalkacağını bilmiyorsun. Sen ise sürekli bekliyorsun: bir sinyal, bir hareket, bir sebep…
Ama bir noktada fark ediyorsun: Bu yolculukta makinist sensin. Tren senden soruluyor. Gitmek istediğin yönü seçebilirsin.

Hayatın en ironik gerçeği şu: İnsan, kendini seçtiğinde her şey onun için işlemeye başlıyor.
Kendini reddettiğinde ise hiçbir şey yerli yerine oturmuyor. Sen kendini seçtiğinde, dünya sana “Geç kaldın.” demiyor. Hayat kimseye “Niye daha önce başlamadın?” diye hesap sormuyor. Başlamak için ilk adımı attığın anı kutsal kabul ediyor.

Kendine sor: “Şu an kim olmak istiyorsun?”, “Nasıl bir yaşamın içinde nefes almak istiyorsun?”, “Kendini hangi versiyonunla görmek istiyorsun?”

Cevapların sen fark ettikçe değişecek. Fark ettikçe dönüşeceksin. Ve dönüşmeye başladığın an, işte orası… Hayatın gerçek başlangıç çizgisi.

Artık biliyorsun: Hayat ne otuzunda başlar ne kırkında.
Hayat, sen kendine “Başlıyorum” dediğin anda başlar.

Yola buradan devam etmek, seni bambaşka kapılara götürür.

Sevgiyle…